Belki Lazım Olur Diye Neleri Biriktiriyoruz?
Hemen hemen her evde bir çekmece vardır. İçinde ne ararsanız bulunur. Yıllardır kullanılmayan şarj kabloları, hangi cihaza ait olduğu unutulmuş kumandalar, eski
Hemen hemen her evde bir çekmece vardır. İçinde ne ararsanız bulunur. Yıllardır kullanılmayan şarj kabloları, hangi cihaza ait olduğu unutulmuş kumandalar, eski telefonlar, birkaç anahtar, pili bitmiş saatler, garanti süresi çoktan dolmuş ürünlerin belgeleri… Çekmeceyi her açtığımızda biraz karıştırır, sonra hiçbir şeyi atamadan yeniden kapatırız. Çünkü kafamızın içinde çok güçlü bir cümle vardır: “ Belki lazım olur .”
Sadece çekmeceler de değil. Balkonlar, kilerler, bodrumlar ve dolapların üst rafları aynı düşüncenin izleriyle dolu. Yıllardır giyilmeyen kıyafetler “Bir gün giyerim” diye bekliyor. Boş kavanozlar, eski kutular, kullanılmayan küçük ev aletleri, çocukların küçülen kıyafetleri, artık çalışmayan elektronik cihazlar… Bazılarının varlığını ancak taşınırken ya da kapsamlı bir temizlik yaparken hatırlıyoruz. O zaman da şaşkınlıkla “Biz bunu hâlâ saklıyor muyuz?” diye soruyoruz.
Aslında bunun arkasında yalnızca dağınıklık yok. Özellikle yokluğun ve tasarrufun önemli olduğu dönemleri yaşamış ailelerde eşyanın kolay kolay atılmaması anlaşılır bir durum. Bir zamanlar bozulan şey hemen yenilenmez, tamir edilirdi. Kullanılabilecek bir şeyi çöpe atmak doğru karşılanmazdı. O anlayışın önemli bir tarafı vardı: İsraf etmemek. Fakat bugün bazen israf etmemekle hiç kullanmayacağımız şeyleri yıllarca saklamayı birbirine karıştırıyoruz.
Bir eşyanın evde duruyor olması onu değerlendirdiğimiz anlamına gelmiyor. Beş yıldır dolaptan çıkmayan bir montun bize faydası yok. Çalıştığı hâlde yıllardır çekmecede duran eski telefonun da öyle. Belki bizim kullanmadığımız o eşya başka birinin gerçek ihtiyacını karşılayabilir. Kullanılabilir durumdaki kıyafetleri, kitapları, oyuncakları ve ev eşyalarını paylaşmak, onları bir dolabın arkasında bekletmekten çok daha anlamlı olabilir.
Çocuklu evlerde bu durum daha da belirgin. Çocuk büyüyor ama küçülen kıyafetleri duruyor. Oyuncaklarla artık oynanmıyor ama kutuları yıllarca açılmıyor. İlk ayakkabı, ilk oyuncak gibi hatırası olan birkaç parçayı saklamak elbette başka bir şey. Ancak bütün çocukluğu kolilere doldurunca bir süre sonra hatıraları değil, eşyaları saklamaya başlıyoruz.
Bir de satın alma tarafı var. Evde ne olduğunu bilmediğimiz için bazen zaten sahip olduğumuz şeyi yeniden alıyoruz. Tornavida arıyoruz, bulamayınca yenisini alıyoruz; birkaç ay sonra eskisi bir kutudan çıkıyor. Kıyafet dolabı dolu olduğu hâlde “Giyecek bir şey yok” diyoruz. Mutfak dolabında üç tane aynı ürün bulunabiliyor. Çok eşyaya sahip olmak hayatımızı her zaman kolaylaştırmıyor; bazen tam tersine, elimizde ne olduğunu görmemizi zorlaştırıyor.
Belki de yılda birkaç kez evin içinde küçük bir hesaplaşma yapmak gerekiyor. “Bunu son bir yılda kullandım mı?”, “Gerçekten yeniden kullanacak mıyım?”, “Benden daha fazla ihtiyacı olan biri kullanabilir mi?” diye sormak yeterli. Her şeyi çöpe atalım demiyorum. Tam tersine, kullanılabilecek hiçbir şey çöpe gitmemeli. Satılabilir, bağışlanabilir, ihtiyaç sahibine verilebilir veya geri dönüşüme gönderilebilir.
İşin güzel tarafı şu: Fazlalıklar azaldığında yalnızca ev ferahlamıyor, insanın zihni de rahatlıyor. Aradığımız şeyi daha kolay buluyor, elimizde olanın farkına varıyor ve yeni bir şey satın almadan önce gerçekten ihtiyacımız olup olmadığını düşünmeye başlıyoruz.
Belki bugün eve gittiğimizde yıllardır açmadığımız o çekmeceyi açmanın zamanı gelmiştir. Muhtemelen içinden “Bir gün lazım olur” diyerek yıllardır beklettiğimiz birçok şey çıkacak.
Sonra kendimize basit bir soru soralım:
Yıllardır lazım olmadıysa, gerçekten bir gün lazım olacak mı?