Ana Sayfa
Gundem

Beş Dakikaya Oradayım Diyenler Nerede?

“Beş dakikaya oradayım.” Bu cümleyi artık duyduğumuzda beş dakikayı pek ciddiye almıyoruz. Çünkü beş dakika bazen on beş, bazen yarım saat, bazen de bir saate d

1 saat önce Seda Bal 3 dk

“Beş dakikaya oradayım.” Bu cümleyi artık duyduğumuzda beş dakikayı pek ciddiye almıyoruz. Çünkü beş dakika bazen on beş, bazen yarım saat, bazen de bir saate dönüşebiliyor. Daha kötüsü, bekleten kişi çoğu zaman bunun için özür dileme ihtiyacı bile hissetmiyor. Sanki karşımızdaki insanın zamanı sınırsızmış gibi davranıyoruz.

Bu mesele sadece arkadaş buluşmalarında yaşanmıyor. Bir işletmeden randevu alınıyor, müşteri gelmiyor. Doktordan randevu alınıyor, haber vermeden gidilmiyor. Usta “Öğleden sonra geleceğim.” diyor, akşam oluyor ortada yok. Bir iş görüşmesi için saat belirleniyor, taraflardan biri yarım saat gecikiyor. Bazen toplantılar bile belirlenen saatten çok sonra başlayabiliyor. Hepimizin hayatında buna benzer onlarca örnek vardır.

Aslında konu birkaç dakika geç kalmak değil. Hepimizin başına beklenmedik bir iş çıkabilir. Trafik sıkışabilir, çocuk hastalanabilir, acil bir telefon gelebilir. İnsanlık hâli… Sorun, gecikmeyi alışkanlık hâline getirmek ve karşımızdakinin zamanını önemsememek.

Çünkü bir insan sizi yarım saat beklediğinde yalnızca yarım saat kaybetmiyor. Belki başka bir randevusunu erteliyor, yapacağı işi geciktiriyor ya da ailesine ayıracağı zamandan veriyor. Bizim önemsemediğimiz otuz dakika, başka birinin gününün bütün düzenini değiştirebiliyor.

İş dünyasında bunun maliyeti daha da büyük. Bir müşteri saat 14.00 için randevu alıyor ve gelmiyor. İşletme o saat için başka bir müşteriye randevu vermiyor. Çalışan bekliyor, masa boş kalıyor, zaman kaybediliyor. Sonra aynı müşteri birkaç gün sonra yeniden arayıp başka bir saat istiyor. Üstelik bunu çoğu zaman son derece normal karşılıyor.

Burada ilginç bir çelişki de var. Kendimiz bekletildiğimizde çok kızıyoruz. Hastanede sıra gecikse şikâyet ediyoruz. Restoranda sipariş geç gelse garsonu çağırıyoruz. Kargomuz bir gün gecikse nerede olduğunu araştırıyoruz. Ama sıra başkasının bizi beklemesine geldiğinde aynı hassasiyeti göstermeyebiliyoruz.

Dakiklik yalnızca saat meselesi değildir. Aynı zamanda saygı meselesidir. Bir yere saat 10.00'da geleceğim diyorsanız aslında karşınızdaki insana “O saatte orada olacağım ve senin zamanına değer veriyorum.” demiş oluyorsunuz. Gelemeyecekseniz de bunu önceden haber vermek aynı saygının devamıdır.

Üstelik bunun için artık bahanemiz de çok az. Eskiden yolda kalan birinin haber verme imkânı olmayabilirdi. Bugün cebimizde telefon var. “Gecikeceğim”, “Bugün gelemiyorum” ya da “Randevuyu başka güne alabilir miyiz?” yazmak yarım dakika sürmüyor. Karşımızdaki insanın saatlerce beklemesini önlemek bazen tek bir mesaj kadar kolay.

Bu alışkanlığı çocuklarımıza da öğretmemiz gerekiyor. Verdiği sözü tutmanın, belirlenen saatte orada olmanın, gelemeyecekse haber vermenin bir görgü kuralından fazlası olduğunu bilmeleri lazım. Çünkü ileride okulda, iş hayatında ve sosyal ilişkilerinde insanların onlara duyacağı güven biraz da bu küçük davranışlarla oluşacak.

Toplumda güven dediğimiz şey büyük sözlerle kurulmaz. “Yarın getiririm” dediğinde getirmekle, “Saat üçte oradayım” dediğinde orada olmakla, yapamayacağın bir şeyi baştan söylemekle kurulur. Küçük görünen bu davranışlar aslında insanın karakteri hakkında çok şey anlatır.

Kimsenin dakikası diğerinden daha değersiz değil. Patronun zamanı ne kadar kıymetliyse çalışanın, doktorunki ne kadar kıymetliyse hastanın, müşterininki ne kadar kıymetliyse esnafın zamanı da o kadar kıymetlidir.

Belki bundan sonra birini bekletirken saate biraz farklı bakmak gerekiyor.

Çünkü geçen sadece dakika değildir.

Beklettiğimiz insanın ömründen de zaman geçiyor.