Bir şehirde hayatın ne kadar düzenli olduğunu anlamak için büyük projelere, yüksek binalara ya da geniş caddelere bakmaya gerek yok. Bazen sıradan bir sokakta beş dakika yürümek yeterli oluyor.Kaldırıma parkedilmiş bir otomobil, dükkânın önüne dizilmiş ürünler, yolun ortasına bırakılmış motosikletler ve geçişi kapatan çeşitli eşyalar... Sonra bütün bunların arasında kendisine yol bulmaya çalışan insanlar. İşin en düşündürücü tarafı ise kaldırımların asıl sahibi olan yayaların çoğu zaman yola inmek zorunda kalması.
Özellikle çocuk arabasıyla yürüyen bir anne, tekerlekli sandalye kullanan bir vatandaş ya da bastonuyla ilerlemeye çalışan yaşlı bir insan için bu durum yalnızca küçük bir rahatsızlık değil, ciddi bir günlük yaşam sorunu. Sağlıklı bir yetişkin kaldırımdaki engelin etrafından dolaşabilir, gerekirse birkaç adım yola inip yeniden kaldırıma çıkabilir. Peki bunu herkes yapabilir mi? Bir engelli vatandaşın önüne park edilmiş aracı aşması mümkün mü? Çocuğunu okula götüren bir annenin yoğun trafikte bebek arabasıyla yola inmesi ne kadar güvenli?
Aslında kaldırımların neden yapıldığını hepimiz biliyoruz. Yayaların güvenli şekilde yürüyebilmesi için. Fakat zamanla bu alanları başka amaçlarla kullanmayı normalleştirdik. “İki dakikalığına park ettim”, “Dükkânın önüne birkaç ürün koydum”, “Buradan zaten kimse geçmiyor” gibi cümleler günlük hayatımızın sıradan açıklamalarına dönüştü. Oysa herkes kendi açısından küçük gördüğü bir engel oluşturduğunda, ortaya yayaların kullanamadığı koca bir sokak çıkıyor.
İnegöl gibi ticaretin hareketli olduğu şehirlerde bu mesele daha fazla dikkat çekiyor. Çarşı merkezinde, mahalle aralarında ve işlek caddelerde hem araç trafiği hem de yaya hareketliliği yoğun. Esnaf ürünlerini sergilemek istiyor, sürücüler araçlarına park yeri arıyor, motosiklet kullanıcıları kısa süreli duracak alan bulmaya çalışıyor. Herkesin kendine göre bir gerekçesi var. Ancak bütün bu ihtiyaçların çözümü kaldırımları işgal etmek olmamalı. Çünkü şehirde yaşayan herkesin ortak kullanım alanı olan kaldırımlar, herhangi bir kişinin özel alanı değil.
Bir de işin alışkanlık tarafı var. Kaldırıma park edilmiş bir araç gördüğümüzde çoğu zaman şaşırmıyoruz bile. Hatta bazen yaya olarak yola indiğimizde sürücülerden tepki görebiliyoruz. Düşünün, kendi yürüme alanını kullanamayan insan, araçların arasında ilerlediği için bir de korna duyuyor. Bu manzara bize şehir hayatında bazı önceliklerin ne kadar değiştiğini gösteriyor.
Elbette sorumluluğu yalnızca sürücülere ya da esnafa yüklemek doğru olmaz. Yerel yönetimlerin de kaldırımları doğru planlaması, erişilebilir hâle getirmesi ve işgallere karşı düzenli denetim yapması gerekiyor. Bazı sokaklarda kaldırımlar zaten yeterince geniş değil. Bazılarında elektrik direkleri, tabelalar ve farklı altyapı unsurları geçişi zorlaştırıyor. Bir de bunlara hatalı parklar eklendiğinde yürümek neredeyse bir engel parkuruna dönüşüyor.
Şehir planlamasında çoğu zaman araçların nasıl daha rahat ilerleyeceği konuşuluyor. Yeni yollar, kavşaklar, otoparklar ve trafik düzenlemeleri gündeme geliyor. Bunların hepsi önemli. Fakat aynı önemi yayaların güvenliğine de vermek gerekiyor. Çünkü şehirler yalnızca otomobillerin hareket ettiği yerler değil, insanların yaşadığı alanlardır. Bir kentin gelişmişliği, araçların ne kadar hızlı ilerlediği kadar insanların ne kadar güvenli yürüyebildiğiyle de ölçülmeli.
Özellikle okul çevrelerinde bu mesele daha da hassas. Sabah ve akşam saatlerinde çocuklar kaldırımları kullanarak okullarına gidip geliyor. Kaldırım üzerine bırakılan bir araç yüzünden çocukların yola inmesi, basit bir park ihlalinin ötesinde güvenlik riski oluşturuyor. Aynı şekilde hastane çevrelerinde, sağlık kuruluşlarının önlerinde ve yoğun yaya trafiğinin bulunduğu bölgelerde kaldırımların açık tutulması çok daha büyük önem taşıyor.
Bazen çözüm için büyük bütçelere ihtiyaç yok. Sürücünün aracını birkaç metre ileriye uygun bir yere park etmesi, esnafın ürünlerini yaya geçişini kapatmayacak şekilde düzenlemesi, motosikletlerin kaldırım yerine ayrılmış alanlarda bırakılması bile önemli bir fark oluşturabilir. Bunun yanında kuralların herkes için eşit uygulanması ve denetimlerin yalnızca şikâyet geldiğinde değil, düzenli şekilde yapılması gerekiyor.
Şehirler büyüdükçe yeni binalar, yeni yollar ve yeni işyerleri yapıyoruz. Ancak büyüyen bir şehrin yalnızca betonla değil, yaşam kalitesiyle de gelişmesi gerektiğini unutmamalıyız. Yaşlıların rahatça yürüyebildiği, engelli vatandaşların yardım almadan hareket edebildiği, çocukların güvenle okula gidebildiği sokaklar oluşturamıyorsak yapılan yatırımların bir tarafı eksik kalıyor demektir.
Belki de bundan sonra kaldırıma aracımızı bırakırken, dükkânımızın önüne eşya koyarken veya ortak kullanım alanını kapatırken kendimize basit bir soru sormalıyız: Buradan tekerlekli sandalyeyle geçmek zorunda olsaydım ne yapardım?
Çünkü kaldırımlar kimsenin otoparkı, deposu ya da kişisel kullanım alanı değildir.
Kaldırımlar yayalarındır. Ve bir şehirde yayalar kendilerine ayrılan yerde yürüyemiyorsa, orada düşünülmesi gereken ciddi bir sorun vardır.

Yorumlar (0)
Görüşlerinizi Paylaşın