Okan Göktaş | TÜM YAZILARI
okan@okangoktas.com
Eklenme: 05 Oca 2021 / Sal 19:14
A A / 823 Kez Okundu
| |

Peşrev bitti, güreşe buyrun

Türkiye Ekonomisi hem içeriden hem de dışarıdan baş gösteren sorunlarla keskin bir kıskacın tam ortasında. Bu sorunların bazıları tarihin doğal akışında ortaya çıkan öngörülemez hadiselerden kaynaklanırken, bazılarının müsebbibi ise bizzat hükümetimizin kendisi. Politikanın gereği olarak ortalarda çok fazla umutlu vaatler veriliyor ve ortaya beylik laflar saçılıyor. Günümüze kadar bu beylik sözler pek çok kez politik karşılık buldu. Ama artık mızrak çuvala sığmıyor ve vatandaşın cebi yüksek sesle alarm veriyor.

Şimdiye kadar ki süreci, yağlı güreş öncesi ortaya atılan ve güreşçileri motive eden maniler ve peşrevlere benzetiyorum. Ama artık seyirci er meydanında icraat görmek istiyor. Tabiri caiz ise eğer, baş peşrevci Sn. Erdoğan 2021 yılının ekonomi ve hukuk alanında reformlarla dolu bir yıl olacağını ve yapılan reformların ülkemizi 2023 hedeflerine taşıyacağını ilan etti ve Adalet Bakanı ile Maliye Bakanı’nı ekonomik ve hukuki zorluklarımızla güreşmesi için er meydanına gönderdi.

Şimdi bir inceleyelim bakalım ülkemizin ekonomi ve hukuk alanında hangi reformlara ihtiyaçları var, bu reformlar uygulanırsa ne olur, bunun seyirciye etkisi nedir?

Şimdiden seyir zevki çok düşük, defansif yönü ağır basan bir müsabakanın bizi beklediğini ilan edebilirim.  Çünkü hazinenin dış tehlikelere karşı zaafı ve açığı çok fazla. Buradan başlayalım istiyorum. Yeni yasaklar, sıkı para politikası, yüksek işsizlik, ekonomik aktivitelerdeki düşük performans ve kan ağlayan perakende sektörü talebi vurmuş durumda. Ortada talep yokken bu kadar yüksek gerçekleşmiş bir enflasyon var ki; enflasyon verileri de güvenilir değil. Vatandaş bundan çok daha fazlasını hissediyor. Enflasyonu düşürmek için modern ekonomilerde yapılacak şey, talebi düşürmektir ki bizim ülkemizde şu anda talep zaten hayli düşük. Düşük talep ise işsizliği kemikleştirir. Kemikleşen işsizlik talebi daha da düşürür.
Talebin artması ve ekonomik aktivitelerin canlanması için devlet sektörünün harcama yapması yahut para politikasını gevşetmesi gerekir ki burada da iki sorun karşımıza çıkıyor. Esnek para politikası hızlıca Lira’da değer kaybına yol açar. O kadarcık olsun dediğiniz anda ise paranız olmadığının farkına varırsınız. Merkez Bankası’nın hiç döviz rezervi olmaması için 40 Milyar Dolar dövize ihtiyacı var. Bu durumda hazine, merkezden kar payı alamaz ya da ihtiyat akçesini tırtıklayamaz. Ekonomik aktivitenin düşüklüğünden dolayı vergi gelirleri zayıf. Yabancı yatırımcı gelmiyor çünkü ülkedeki hukuka güvenmiyor ki bu ayrıca bir başlık. Ekonomi bilimiyle çelişen para ve maliye politikamız yüzünden uluslararası derecelendirme kuruluşlarının raporlarına göre yatırım yapılabilir seviyenin çok altındayız. O halde borçlanacağız. Kimse bize uygun faizle borç vermez çünkü hem hazine boş, hem merkez bankası reel rezervleri ekside. O halde tefecilere gideceğiz ve yüksek faizden borçlanacağız.
Peki borçlandığımız bu parayı nerede kullanacağız? Türkiye’de her önüne gelene kredinin verildiği bir dönemden geçtik. Bu da batık ve takipteki krediler problemini ayyuka çıkardı. Ya hem finans sektörünü hem de zombi şirketleri kaderine terk edip iflaslar ve konkordatolar silsilesini sineyede çekecek, yeni ve dinamik şirketlerin önünü açacak, katma değeri yüksek işlere yatırım yapmaları için teşvik edecek ve nitelikli iş gücünü nitelikli işlerle buluşturup yolumuza devam edeceğiz. Tabi bunu adam kayırmadan, liyakata ve şeffaflığa özen göstererek ve fırsat eşitliğini koruyarak yapacağız ki bir sonucu olsun. Bu akılcı yol. Ya da bulduğumuz parayla hemen gevşeyecek, zombi şirketlerin ve batık şahısların borçlarını yapılandırmasının önünü açacak, yeni kredilerle talebi güçlendirip ekonomik aktiviteye bir sonraki seçime kadar yalancı bir rüzgar kazandıracağız. Sonrası eski tas eski hamam. Ya da Uluslararası Para Fonu (IMF) çağırılacak, işin sarpa sardığı kabullenilecek ve verilen reçeteye harfiyen uyulacak. Her üç ihtimalde de vatandaşa düşen kemer sıkmak, kılı kırk yarıp ay sonunu getirmektir. Ekonomi güreşi keyifsiz sürecek, gelin hukuk güreşine bakalım.
Her şeyden önce ülkemizde güçler ayrılığı ilkesi uygulanmıyor. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay yürütmenin tamamen kontrolü altında. Yürütmenin ise sadece başı seçimle geliyor, geri kalan tüm üyeler atanmışlardan oluşuyor. Yani ülkemizde yargının kaderi seçilmiş tek bir kişinin iki dudağı arasında esir. Burada kurtuluşumuz; seçilmiş kişinin dünyanın en hakkaniyetli ve en tarafsız kişisi olması. Gelin görün ki şu anda yürütmenin başı aynı zamanda bir siyasi partinin de genel başkanı. Elindeki yetkiler de son derece kuvvetli ve denetlenebilirlikten uzak. Örneğin Kanun Hükmünde Kararname yayınlayabilir. Yani mevzubahis kişinin yayınladığı bir kararname yine aynı kişinin istediği süre zarfında kanun işlevi görebilir. Bu kararnamelere ise itiraz edemezsiniz. Mevcut seçilmiş başkanın hukuk eğitimi de yok. Ne var ki; vatandaşlarımızın önemli bir kısmı bu kişinin her zaman ülkesi için en doğrusunu yapacağına, ulusal değerler ve çıkarlar zarar görmedikçe kimsenin canına, malına, özgürlüğüne, inanç ve ifadelerine kast etmeyeceğine koşulsuz güveniyor. Ve her seçim verdiği destekle bunu açıkça gösteriyor. Biz 80 Milyon kişiyiz, birbirimiz biliriz diyelim ve buna içten bir ‘Eyvallah!’ diyelim.
Fakat Türkiye Ekonomisi ithal ikameciliğin sona erdiği tarihten bu yana yabancı yatırımcıya ve onun sıcak parasına muhtaç bir ekonomik gerçekler üzerinde payidar oluyor. Hadi biz başkanımızı tanıyor ve ona güveniyoruz da, bunu elin oğluna nasıl anlatacaksın. Siz, kaderini bir kişinin iki dudağının arasına terk edeceğiniz yabancı bir ülkede sermayenizi riske edip yatırım yapar mısınız? Elbette yapmazsınız, yabancıya bir güven vermeniz gerekir ki bu da ancak tam bağımsız ve tarafsız bir yargının inşası ile mümkündür. Eğer bu güvenceleri ülkedeki yerli ya da yabancı her bireye değil de, yalnızca yabancı yatırımcılara sağlarsanız da bunun adı reform olmaz, kapitülasyon olur.

Er meydanındaki güreşçimiz konumundaki Adalet Bakanımıza şöyle bir bakıyorum da, bana kalırsa ne bu diyardan gidebilir, ne bu deveyi güdebilir.  İki ittifakın başa baş götürdüğü seçim anketlerine bakacak olursak, iktidar cenahının aradaki oy farkını korumak için başvuracağı iki gerçekçi yöntem var. Piyasaya para pompalayıp suni bir refah ortamı yaratmak birinci yöntem ama bu şımarıklığı zaten geçen sene yaptık, elde avuçta da pek bir şey kalmadı. İkinci yöntem ise hukuk ve kolluk gücüyle baskın ortamda seçime girmek.

Ben iktidar cenahının seçimi kaybetme pahasını göze alacağını pek öngörmüyorum. Bu yüzden geç netice veren, kalıcı ve gerçek çözümleri hedefleyen yapısal reformlar yerine, seçim arifesinde ortaya atılan popülist eylemler ve söylemler beklentim benim provizyonumda öne çıkıyor. Bu söylemler bence seçim habercisidir. Ortaya çıkacak suni refahın seçime kadar sürecek bir serap olacağı, sonrasında ise İMF’nin davet edilip gerçek acı reçetenin millete yazılacağı kanaatindeyim.

Vel hasıl kelam, büyükler doğru demiş; Sakla samanı, gelir zamanı. Efendiler ne derse desin, tünelin sonundaki ışık; günışığı mı, yoksa üzerimize doğru hızla gelen bir trenin lambası mı? Henüz belli değil. İki zayıf güreşçiyle iki amansız rakibe karşıyız.


Dualarım sizinle, kalınız sağlıcakla.