Geçen gün buzdolabını açtığımda arka tarafta unutulmuş birkaç domates, sararmaya başlamış bir demet maydanoz ve ne zaman alındığını bile hatırlamadığım iki şeftali gördüm. Muhtemelen çoğumuzun evinde zaman zaman aynı manzara yaşanıyordur. Alırken hepsini yiyeceğimizi düşünüyoruz, eve getirip dolaba güzelce yerleştiriyoruz, birkaç gün sonra yenilerini alınca eskiler arkaya doğru gidiyor. Sonunda da çöp poşetinin yolunu tutuyor.
Özellikle yaz aylarında bu durum daha fazla dikkat çekiyor. Pazarlar, manavlar meyve ve sebzeyle dolup taşıyor. Domates, biber, şeftali, erik, üzüm, karpuz… Tezgâhların rengini görünce insanın hepsinden alası geliyor. Üstelik sıcak havalarda ürünlerin dayanma süresi de kısalıyor. İki kişilik eve beş kişilik alışveriş yapınca birkaç gün sonra ne olacağı belli: Bir kısmı yeniyor, bir kısmı bozuluyor.
Buradaki mesele yalnızca çöpe giden birkaç domates değil. O domates tarlada yetişirken su kullanıldı, çiftçi emek verdi, toplandı, kasaya konuldu, kamyonla kilometrelerce taşındı, pazarcı sabahın köründe tezgâhını açtı. Biz ise bütün bu emeğin sonunda ürünü satın alıp birkaç gün buzdolabında beklettikten sonra çöpe atabiliyoruz. Yani aslında çöpe attığımız şey yalnızca yiyecek değil; para, su, enerji ve emek.
Bir de alışveriş alışkanlıklarımız değişti. Eskiden evde ne eksikse ona göre alışveriş yapılırdı. Şimdi markete girince indirim tabelaları kararlarımızı değiştirebiliyor. Bir tane ihtiyacımız varken üç tane alıyoruz çünkü "avantajlı" geliyor. Fakat tüketemediğimiz iki ürün çöpe gidiyorsa bunun neresi avantaj? Ucuz aldığımızı düşünürken kullanmadığımız ürüne para vermiş oluyoruz.
Yazın özellikle karpuz konusunda bile bunu görüyoruz. Büyük bir karpuz alınıyor, ilk gün iştahla kesiliyor. İkinci gün yeniyor, üçüncü gün buzdolabında başka yemeklerin arkasına doğru ilerliyor. Sonrası malum. Oysa küçük bir aile daha küçük karpuz alabilir, yarım karpuz tercih edebilir ya da ihtiyacı kadar alışveriş yapabilir. Aynı şey sebzede, meyvede, ekmekte ve pişirdiğimiz yemeklerde de geçerli.
İşin bir başka tarafı da sofralarımız. Misafir gelecek denildiğinde hâlâ "Az olmasın" düşüncesiyle ihtiyacın çok üzerinde yemek hazırlıyoruz. Elbette misafire ikram bizim kültürümüzün güzel taraflarından biri. Sofranın bereketli olması güzel ama bereket, yemeğin yarısının çöpe gitmesi demek değildir. Ertesi gün değerlendirilebilecek yemekleri saklamak, fazla yapılanı komşuyla paylaşmak ya da baştan kişi sayısına göre hazırlamak ikramı azaltmaz; israfı azaltır.
Aslında çözüm çok karmaşık değil. Pazara veya markete çıkmadan önce buzdolabına bir kez bakmak bile büyük fark oluşturabilir. Evde üç domates varken yeniden bir kilo domates almamak, birkaç günlük ihtiyacı düşünerek alışveriş yapmak, çabuk bozulacak ürünleri önce tüketmek gerekiyor. Dolabın arkasında kalanları öne almak bile unutulmalarını engelleyebilir. Büyük paket her zaman ekonomik değildir; tüketebildiğimiz paket ekonomiktir.
Çocuklara da bu alışkanlığı öğretmek gerekiyor. Tabağı ağzına kadar doldurup yarısını bırakmak yerine önce yiyebileceği kadar almak, bitirirse tekrar istemek çok daha doğru. Çünkü israf alışkanlığı datasarrufalışkanlığı da küçük yaşlarda öğreniliyor. "Bir parça ekmekten ne olacak?" diye düşündüğümüzde milyonlarca sofrada aynı cümlenin kurulduğunu hesaba katmıyoruz.
Hayat pahalılığından hepimiz şikâyet ediyoruz. Pazarda fiyat soruyor, markette etiket karşılaştırıyor, birkaç lira daha uygun ürünü bulmak için raf raf geziyoruz. Bunları yaparken aldığımız yiyeceğin bir bölümünü çöpe atıyorsak önce kendi mutfağımızdaki hesabı da gözden geçirmek gerekiyor.
Belki bu hafta alışverişe çıkmadan önce farklı bir şey yapalım. Listeyi markette değil, buzdolabının karşısında hazırlayalım. Önce elimizde ne olduğuna bakalım, sonra gerçekten ihtiyacımız olanı alalım.
Çünkü tasarruf bazen daha ucuzunu bulmak değildir.
Aldığını sonuna kadar kullanabilmektir.

Yorumlar (0)
Görüşlerinizi Paylaşın