Bir zamanlar bozulan her şeyin bir ustası vardı. Ayakkabının tabanı açılırdı, tamirciye giderdi. Kol saati dururdu, saatçi kapağını açar, ince ince uğraşırdı. Televizyon bozulduğunda hemen yenisini almak kimsenin aklına gelmezdi. Mahalledeki elektronikçi çağrılır, tornavidasını çıkarır, saatlerce uğraşırdı. Çünkü o yıllarda insanlar eşyalarını tüketmiyor, kullanıyordu.

Bugün ise işler tamamen değişti. Küçük bir arıza çıktığında ilk düşündüğümüz şey tamir ettirmek değil, yenisini almak oluyor. Cep telefonunun ekranı çatlıyor, "Zaten yenisi çıkmış." diyoruz. Elektrikli süpürge ses yapmaya başlıyor, tamirci aramak yerine internetten yenisini araştırıyoruz. Hatta bazen tamir masrafı, yeni ürünün fiyatına yaklaşıyor. Üretim anlayışı da buna göre şekillenmiş durumda. Tamir edilsin diye değil, belli bir süre kullanıldıktan sonra yenisi alınsın diye üretilen ürünlerle çevriliyiz.

Aslında değişen sadece eşyalar değil. Hayata bakışımız da değişti. Eskiden insanlar sahip olduklarının kıymetini bilir, uzun yıllar kullanmanın yollarını arardı. Bugün ise her şey çok hızlı tüketiliyor. Telefonlar, kıyafetler, mobilyalar, hatta bazı alışkanlıklarımız bile... Sürekli yenisinin peşindeyiz. Reklamlar bize hep daha iyisinin, daha yenisinin ve daha moderninin gerektiğini söylüyor. Bir süre sonra ihtiyacımız olmadığı hâlde değiştirmeye başlıyoruz.

Bu değişimin ekonomik bir boyutu da var. Eskiden bir usta bir mahallede yıllarca çalışır, herkes onu tanırdı. Ayakkabı tamircisi, terzi, saatçi, radyo tamircisi... Bugün bu mesleklerin çoğu ya tamamen ortadan kalktı ya da sayıları oldukça azaldı. Çünkü tamir ettirmek yerine yenisini almak daha kolay geliyor. Bunun sonucunda hem ustalık kültürünü kaybediyoruz hem de her yıl tonlarca kullanılabilir eşya çöpe gidiyor. İsraf sadece sofrada olmuyor; kullanılabilecek eşyaları vazgeçerek deisrafediyoruz.

Belki de asıl düşündürmesi gereken nokta şu: Tamir etmeyi sadece eşyalar için değil, ilişkilerimiz için de bıraktık. Eskiden insanlar kırılan dostlukları onarmaya çalışırdı. Küçük bir tartışma yüzünden yıllarca süren arkadaşlıklar bitmezdi. Şimdi ise en ufak anlaşmazlıkta insanlar birbirini hayatından çıkarıyor. Eşyalar gibi ilişkiler de kolayca vazgeçilen şeylere dönüştü. Oysa tamir etmek, emek ister. Sabır ister. Vazgeçmemeyi gerektirir.

Hayat bize sürekli yeniyi gösteriyor ama bazen eski olanın da çok kıymetli olduğunu hatırlamak gerekiyor. Dedemden kalan bir cep saati, annemin yıllardır kullandığı dikiş makinesi ya da babamızın özenle tamir ettiği eski bir radyo... Bunlar sadece eşya değil, aynı zamanda emek, hatıra ve geçmişle kurulan bağın bir parçası.

Belki de yeniden tamir etmeyi hatırlamamız gerekiyor. Sadece bozulan eşyaları değil; kırılan gönülleri, zayıflayan dostlukları ve kaybetmeye başladığımız değerleri de... Çünkü her şey yenisiyle değiştirilebilir ama her şeyin yenisi eskisinin yerini dolduramaz.

Belki de asıl soru şudur:Biz gerçekten eşyaları mı değiştirmeye başladık, yoksa zamanla vazgeçmeyi mi öğrendik?