Son yıllarda iş hayatında en çok konuşulan konuların başında maaşlar geliyor. Kim ne kadar kazanıyor, hangi firma daha yüksek ücret veriyor, nerede çalışma şartları daha iyi? Elbette bunlar son derece önemli meseleler. İnsan emeğinin karşılığını almak, geçimini sağlayabilmek ve ailesine iyi bir hayat sunabilmek ister. Ancak bütün bu tartışmaların arasında üzerinde yeterince durmadığımız başka bir konu var: Yaptığımız işi ne kadar sahipleniyoruz?

Bir işletmeye girdiğinizde bunu hemen fark edebiliyorsunuz. Bazı çalışanlar vardır, size yalnızca bir ürün satmaz; yardımcı olmaya çalışır, işinizi kolaylaştırır, bilmediğiniz bir konuda yol gösterir. Bazıları ise sorduğunuz soruya cevap vermeyi bile yük olarak görür. Aynı işletme, aynı çalışma saatleri, hatta bazen aynı maaş… Fakat ortaya çıkan hizmet arasında büyük fark vardır. Çünkü bir işi yapmakla o işi benimsemek aynı şey değildir.

Geçtiğimiz günlerde bir esnafla sohbet ederken çalışan bulmakta yaşadığı sıkıntılardan bahsediyordu. Söylediği bir cümle dikkatimi çekti: “Çalışacak insan buluyoruz ama yaptığı işi kendi işi gibi gören insan bulmakta zorlanıyoruz.” Aslında bu cümle yalnızca esnafın değil, pek çok işletme sahibinin dile getirdiği bir sorunu anlatıyor. Fakat meseleye sadece işverenin penceresinden bakmak da doğru değil. Çünkü çalışanların da haklı şikâyetleri var. Emeğinin karşılığını alamayan, sürekli fazla mesai yapan, takdir edilmeyen veya kendisine değer verilmediğini hisseden bir insandan sınırsız fedakârlık beklemek mümkün değil.

İş hayatındaki asıl mesele, bu iki tarafın birbirinden ne beklediğini doğru anlamasında yatıyor. İşveren çalışanından sorumluluk beklerken çalışan da işvereninden adalet bekliyor. Biri işin zamanında ve düzgün yapılmasını istiyor, diğeri emeğinin görülmesini ve karşılığının verilmesini. Aslında bu beklentiler birbirine zıt değil. Tam tersine, sağlıklı bir çalışma hayatının iki temel şartı.

İnegöl gibi üretimin ekonominin merkezinde olduğu bir şehirde bu konu çok daha önemli. Mobilya fabrikalarından küçük atölyelere, mağazalardan hizmet sektörüne kadar binlerce insan her gün çalışıyor. Bir mobilyanın üretiminde yapılan küçük bir hata, bir müşteriye verilen yanlış bilgi ya da zamanında tamamlanmayan bir sipariş yalnızca o işi yapan kişiyi etkilemiyor. İşletmenin itibarını, müşterinin güvenini ve bazen onlarca insanın emeğini etkileyebiliyor.

Ancak burada önemli bir ayrıntı var. İşini sahiplenmek, işyerinde sabah akşam çalışmak ya da bütün hayatını mesleğine adamak demek değildir. Mesai saatleri içerisinde görevini düzgün yapmak, sorumluluğunu bilmek, hata yaptığında kabul etmek ve yaptığı işin arkasında durmaktır. Bir çalışan kendisine verilen işi özenle tamamlıyorsa, müşteriye doğru bilgi veriyorsa ve iş arkadaşlarının emeğine saygı gösteriyorsa zaten işini sahipleniyor demektir.

Aynı sorumluluğun işveren tarafında da olması gerekiyor. Çalışanına verdiği sözü tutmayan, maaşını geciktiren, sürekli daha fazlasını isteyip karşılığını vermeyen bir işletmenin çalışanlarından yüksek bağlılık beklemesi gerçekçi olmaz. İnsanlar yalnızca maaş aldıkları yerde değil, değer gördükleri yerde de çalışmak ister. Bazen bir teşekkür, yapılan işin fark edilmesi veya adil bir yönetim anlayışı çalışanların motivasyonunda önemli bir fark oluşturabilir.

Bir başka sorun da mesleki gururun giderek geri planda kalması. Eskiden bir usta yaptığı işin üzerine adını koymaktan çekinmezdi. Çünkü ortaya çıkardığı ürün onun itibarıydı. Bugün de aynı anlayışa ihtiyacımız var. İster fabrikada üretim yapalım, ister bir mağazada satış danışmanlığı, ister masa başında yazılım geliştirelim... Yaptığımız işin kalitesi bizim hakkımızda bir şeyler söyler. İnsanların bizi yalnızca unvanımızla değil, ortaya koyduğumuz işle hatırlaması da önemlidir.

Gençlerin çalışma hayatına bakışında da bu konuyu doğru anlatmak gerekiyor. Onlara sadece çok para kazanabilecekleri meslekleri göstermek yeterli değil. Bir işi öğrenmenin, o alanda gelişmenin ve zaman içerisinde uzmanlaşmanın değerini de anlatmalıyız. Elbette kimse düşük ücrete razı olmak zorunda değil. Daha iyi şartlar aramak herkesin hakkı. Ancak hangi işte çalışırsak çalışalım, o işi iyi yapma sorumluluğunu da unutmamak gerekiyor.

Bugün iş dünyasında sıkça duyduğumuz iki cümle var. İşverenler “İyi çalışan bulamıyoruz.” diyor, çalışanlar ise “İyi işveren bulamıyoruz.” diye yakınıyor. Belki de iki tarafın da üzerinde düşünmesi gereken asıl mesele burada başlıyor. İyi çalışanı yalnızca işveren aramamalı, iyi işvereni de yalnızca çalışan aramamalı. Herkes kendi sorumluluğunu yerine getirdiğinde çalışma hayatının kalitesi de yükselir.

Çünkü güçlü bir ekonomi yalnızca büyük fabrikalarla, yüksek cirolarla veya yeni yatırımlarla kurulmaz. O fabrikalarda çalışan insanların emeğiyle, işletmeleri yönetenlerin adaletiyle ve yapılan işin kalitesiyle güçlenir.

Sonuçta hepimiz emeğimizin karşılığını almak istiyoruz. Bu son derece doğal. Ama bir yandan da kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Ben bugün yaptığım işin hakkını ne kadar verdim?

Aynı soruyu işverenler de kendilerine sormalı: Ben bugün çalışanımın emeğinin hakkını ne kadar verdim?

Çünkü iyi birçalışma hayatı, yalnızca çalışanın işini sahiplenmesiyle değil, işverenin de çalışanına sahip çıkmasıyla mümkün olur.