Bir zamanlar mahalle bakkallarının kasasının altında mutlaka kalın bir defter bulunurdu. Kapağı eskimiş, sayfalarının köşeleri kıvrılmış bu defterin üzerinde çoğu zaman hiçbir şey yazmazdı ama mahallede herkes onun ne olduğunu bilirdi:Veresiye defteri. Ay sonuna kadar parası yetmeyen de alışverişini yapar, maaşını alınca hesabını kapatırdı. Ne kredi kartı vardı ne mobil bankacılık ne de telefonlara gelen ödeme bildirimleri. Bakkal müşterisini, müşteri de bakkalını tanırdı. Aradaki teminat ise çoğu zaman tek kelimeydi: Güven.

Bugün alışveriş sistemi baştan aşağı değişti. Cebimizde nakit olmasa bile kredi kartımız var, kartımız yanımızda değilse telefonumuz var. Birkaç saniye içerisinde ödeme yapabiliyoruz. Teknoloji açısından baktığımızda çok daha ilerideyiz. Fakat o eski defterlerde bulunan bir şeyi aynı hızla geliştirebildik mi, bundan pek emin değilim. Çünkü veresiye defterinin sayfalarında yalnızca rakamlar değil, insanların birbirine duyduğu güven de yazılıydı.

Mahalle esnafımüşterisinin ailesini tanırdı. Kimin çocuğu askere gitmiş, kimin evinde hasta var, kimin işi iyi gidiyor, kimin birkaç gün sıkışıklığı var bilirdi. Bazen müşteri “Abi haftaya versem olur mu?” diye sormaya bile çekinmezdi. Esnaf da “Olur, ne zaman müsait olursan.” derdi. Elbette ödenmeyen hesaplar, tartışmalar ve kötü örnekler o zaman da vardı. Geçmişi kusursuz göstermenin anlamı yok. Ancak ticaretin içinde bugüne göre daha fazla insan ilişkisi olduğu da bir gerçek.

Şimdi büyük mağazalara girdiğimizde bizi tanıyan kimseye ihtiyaç duymuyoruz. Ürünü alıyor, kasadan geçiriyor ve çıkıyoruz. İnternetten alışveriş yaptığımızda satıcının hangi şehirde olduğunu bile bilmiyoruz. Sistem hızlı, pratik ve çoğu zaman daha kolay. Fakat alışveriş giderek yalnızca ürün ile para arasındaki ilişkiye dönüşüyor. Eskiden alışveriş aynı zamanda iki insanın karşılaşmasıydı.

Küçük esnafın değerini de çoğu zaman böyle zamanlarda anlıyoruz. Mahallede bir cenaze olduğunda kepengini indirip cenazeye katılan, yaşlı müşterisinin poşetini evine kadar bırakan, çocuğa para üstünün yanına bir şeker sıkıştıran esnaf hâlâ var. Bunlar bilanço tablosunda görünmez. Günlük ciroya yazılmaz. Ama bir mahallenin kültürünü oluşturan ayrıntılar tam da bunlardır.

Veresiye defterinin çok güzel bir başka tarafı daha vardı. Zaman zaman ismini açıklamayan biri gelir, ihtiyacı olan ailelerin borcunu kapatırdı. Borcu ödenen kişi kimin ödediğini bilmez, ödeyen kişi de teşekkür beklemezdi. Yardımın gösterişe dönüşmediği, veren elin alan eli mahcup etmediği çok kıymetli bir anlayıştı bu. Bugün “askıda ekmek”, “askıda yemek” gibi uygulamalarda aynı kültürün izlerini hâlâ görüyoruz.

Elbette eski veresiye düzenine geri dönelim demiyorum. Ticaret değişti, şehirler büyüdü, insanların yaşam biçimleri farklılaştı. Bugün bir esnafın herkese veresiye vermesini beklemek de ekonomik şartlar içerisinde gerçekçi olmaz. Burada özlediğimiz şey defterin kendisi değil; o defterin temsil ettiği güven duygusu.

Çünkü para kazanmak ticaretin gereğidir ama güven kazanmak esnaflığın sermayesidir. Bir işletmeyi yıllarca ayakta tutan sadece sattığı ürünün fiyatı değildir. İnsanların “Oradan gönül rahatlığıyla alışveriş yaparım” diyebilmesidir. Belki de bu nedenle bazı dükkânlar babadan oğula yıllarca devam ederken bazıları birkaç yıl içerisinde unutulup gidiyor.

Bugün mahallemizde yıllardır aynı yerde duran bir bakkal, manav, kasap, berber ya da başka birküçük esnafvarsa kıymetini bilmek gerekiyor. Çünkü o dükkânların kapanmasıyla yalnızca bir işletme kaybolmuyor. Mahallenin hafızasından da bir sayfa eksiliyor.

Veresiye defterleri belki yavaş yavaş ortadan kalktı. Ödemeler artık kartla, telefonla, hatta saniyeler içerisinde yapılıyor. Fakat keşke hayatımızdan hiçbir zaman eksilmeyecek bir hesap daha olsa:

İnsanların birbirine duyduğu güven.

Çünkü bazı borçlar parayla kapanır, bazı değerler ise kaybedildiğinde parayla geri alınamaz.